23 Ocak 2017 Pazartesi

Piazza.

Hangi şehirde olduğunun çok önemi olmadığını düşünüyordu.

Bir süre önce şehirlerle ve hatta ülkelerle arasındaki aidiyet duygusundan vaz geçmişti. Dünyaya ait olma hissi daha çekici geliyordu. 

Ama yine de belirtmek gerekirse odasının camından bakıldığında, duyduğu çığlıkların sahibi martıları az kalsın görecek bir mesafedeydi. Yakın olmaktan çok uzak olmayı seviyordu. Bazı duygular hasretle beklenmedikçe, nadirleştirilmedikçe anlamlarını yitiriyordu. 

Kendisi hakkında söylenilen her eleştiriye kulak kabartsa bu karanlık iç sıkan fikirlerin altında ezilebilirdi. Başkaları gibi düşünmüyor olmak bir zamanlar "özgün" ya da "özenilen" bir davranış değil miydi? O günler çok geride kalmış olmalıydı.

Dünyaya anlam veremedikçe, ona ait olma iç güdüsünden de uzaklaşıyordu. 

Ceplerinde her zaman buruşturduğu birkaç parça kağıt bulunurdu ve bu birkaç parça kağıdın üzerinde hep birbirine benzeyen notlar vardı. Ara sıra unutursam diye içini bir telaş sarıyor, acilen elini üzerine anlamsızca büyük gelmiş - ya da içerisinde dura dura oldukça küçüldüğü - paltosunun ceplerine daldırıp buruşturulmuş notlardan birini çıkarıp açıyor, yüzünü birden büyük bir parlaklık ve huzur kaplıyordu. 

Saçlarını örmesini severdi. Övgülerin çoğaldıkça önemlerini yitirdiklerini düşünürdü.

Tam da bu yüzden o her güzel bir söz söylemek için ağzını açtığında elini sevdiği pembe dudaklara götürüp onu sustururdu.

O ise her daim cebinde tuttuğu not defterinden bir sayfa koparıp söylettirmediklerini not eder ve sessizce komik bulduğu kocaman paltosunun ceplerine atıverirdi.

Sonra bu notların amacı ve konusu değişti.

Kiminde o soluk lila renkte perdeli evin adresi, kiminde aynı evin krokisi, kiminde peşpeşe defalarca yazılmış isimler ya da bir takım anlamsız çizimler mevcuttu. Bir kısmını henüz kendisi bile görmemişti. 

Kestaneyi çok severdi, elleri soğuktan buz kestiğinde hemen küçük bir kese kağıdı dolusu kestane aldı, avcunda yemeden bir süre tutup ısınmaya çalıştı.

Kestane rengi saçları olan bir kız arkadaşı vardı, beraber çok güzel anılar biriktirmişlerdi. O kızı çok özlüyordu. 

Sokaklar darala genişleye, verdiği soluk giderek belirginleşirken, bir meydana vardı. Meydan yapayalnızdı. Oysa geldiği yerde meydanlar insanlarla dolup taşardı. Keşke nereden geldiğini hatırlayabilseydi. 

Tek tek geçen insanların yüzlerini inceledi ve her birinde ona benzeyen bir parça buldu. 

Berelerinde, belirgin çenelerinde, sık kirpiklerinde, omuzlarının genişliğinde hatta sağ omzu hafifçe aşağıda olan biri bile gördü. 

Yeşil el örgüsü beresini çıkartıp annesine çeken kıvırcık saçlarını özgürlüklerine bıraktı. Meydanın ortasındaki heykelin yanına gitti, birikmiş suya elini hafifçe daldırdı ve temizliğine çok da güvenmediği bu suyla şakaklarını biraz serinletti. Hemen heykelin önünde bulunan metal çubuklara oturup beklemeye koyuldu.

Cebindeki notlardan en sıcak olanını çıkarttı. Tüm yol elinde tuttuğu bu olmalıydı. Açıp bir kere daha okudu. Sonra kafasını kaldırıp meydanı saran restoranların en yakınındakinde bulunan saati okumaya çalıştı. Ayakkabısının sürtüne sürtüne kestiği ayak bilekleri nerdeyse gözlerinden yaş gelmesine sebep olacaktı ki, aynı restoranın sağında bulunan sokaktan boğazına defalarca doladığı atkısı ve alnına dökülmüş saçları yüzünden yalnızca siyah gözleri görünen genç çıkıverdi.

Koşmamak için kendini zor tutuyordu. 

Ya da ayak bileklerinin acısı içinde tutamadığı neşeli ruhtan baskın geliyordu.

Yerinde durmaya ve soğuktan huzursuz olmuş bir şekilde omuzlarını kulaklarına yaklaştırmış gencin yürüyüşünü, ona doğru gelişini seyretmeye karar verdi.

Yaklaştıkça büyüyordu, yaklaştıkça yüzündeki hatlar gevşiyordu. 

Yaklaştı ay gibi, içine doğdu.

Genç tüm bu betimlemelerden uzak, kızarmış burnuna doğru sıcak bir soluk vererek kızın tam önüne gelince durdu.



22 Ocak 2017 Pazar

Kadife.

Geri dönmeyeceğini geç de olsa anladı.

Ya da bu kez anladığına kendini ikna etmek istiyordu.


Düşündü.


Soğuk bir sabah olduğunu hatırlıyordu ve her zamanki gibi ortada olmayan bir çok derde içlenmiş, elinde bir kupa hiçbir işe yaramayan bitki çayıyla camın önünde duran rahatsız sandalyeden dışarıyı gözlüyordu.


Cam açıktı, odanın soluk lila renkli perdesi bir içeriye bir dışarıya çekiliyor, odanın havasını canlandırıyordu.


Perdenin hareketi mi, içeriye süzülen güneş ışıkları mı, yoksa onun uykusundan süzülen sıcaklık mı dikkatini çekti emin değildi ama birden gözleri gökyüzü desenli çarşafların arasında sağ yanağı yastığa iyice bastırılmış halde derin derin uyuyan gence takıldı.


Yüzünü incelemeye başladı.


Yüzünü hep incelediğini hatırlıyordu.


Gözleri suratının diğer hatlarına göre oldukça yuvarlaktı, özellikle ışık geldiğinde yanıyormuşçasına kısar ve ardından da hapşurmamak için kendini zorlarken farklı bir çekiciliği olmayan ama yüzüne yakışan geniş hatlı burnunu ovuştururdu.


Uzun, sımsıkı ve simsiyah kirpikleri vardı.


Uzun kirpiklerinden nefret ediyordu, sanki her göreni bu sıcacık gözlere bakmaya yönlendiricek gibi bir kaygısı vardı.


Burnunun biraz altından başlayan derin kavis, ucu hafif bir şekilde kalkık dudaklarına kadar kayıyor, suratına tuhaf ve kusursuz bir akış katıyordu. Alt dudağı üst dudağına göre biraz daha şişkindi ve mutlaka yara bere içinde olurdu. Herhalde en özensiz davrandığı kısmı sinirlendiğinde ya da paniklediğinde kopardığı, yaraladığı dudaklarıydı. Yine de güzellerdi.


Çenesi belki de suratının en sert kısmıydı, yine de bazı kadınlardan bile daha kibar ve yine yüzünün akışına uygun bir şekli vardı. Alnı çok geniş değildi ve çok da uzun olmayan siyah saçlarından bir kaç tel mutlaka buraya düşerdi. Ne kadar çabalarsa çabalasın, bazen neredeyse boynunu kıracak gibi tuhaf sert hareketlerle savursa da, saçlarından bir kaç tel illa ki alnının tam ortasına düşüyordu.


Tenini anlatacak fazla sıfat bilmiyordu. Bunu bir kaç kez düşünmüştü.


Kadife denilebilirdi, evet en uygun kelime bu olmalıydı. Ve defalarca kendine hatırlattığı gibi esmerdi. Eskiden bunun pek de ilgi çekici bir özellik olmadığını düşünürdü. Hatta sıradan bile diyebilirdi. Fakat onu tanıdığından beri, tenin aldığı bu kavruk renk ona güzelliği, samimiyeti, sıcaklığı ve gerçekliği çağrıştırıyordu.


Onu ilk ne zaman ilgi çekici bulmuştu anımsayamadı.


Ancak bildiği bir gerçek varsa, o da, yıllarca aşkı, sevgiyi güzelliği bir çok kelimeyle övmesine, arzulamasına ve beklemesine rağmen, onu her gördüğünde kalp atışları hızlanmaya ve yanaklarına kan hücum etmeye başlayınca tüm bu önceden düşünülmüşlüklerin toz bulutu gibi yok olduğu, hareketlerinin anlamsızlaştığı ve kendi olmaktan çıktığıydı.


Ve belki de bu yüzden çok sessiz geçen son görüşmelerinden sonra kendini ilk kez çok uzun zamandır "kendisi" gibi hissetti.


Ve bu gerçekten çok sıkıcıydı.


Onu baharda tanıdı.

Ve diğer baharda aşık olduklarını sandılar.
Kışın nasıl üşüdüğünü gördü
Ve tekrar baharda güneşte nasıl sürekli hapşurduğunu.
Onla deniz kenarında upuzun bir yaz geçirdi
Ve tekrar baharda yağmurdan ne kadar nefret ettiğini öğrendi.
Kışın  en karlı gününde, bir kafede mahsur kaldıklarında, güzel dudaklarından, bu yaşına kadar daha önce duyduğu ve okuduğu tüm güzel sözleri anlamsızlaştıran cümleler işitti.
Ve tekrar baharda, kollarında güneşin ilk sıcaklıklarını kucaklarken hayatta tam da bu andan daha mutlu olamayacağını düşündü, sonra bir hapşuruk her şeyi bozdu.

Normal olanın güzelliğini seviyordu.

Ve takip eden bir çok mevsim daha onu tüm bu normalliği, sıradan kaygıları, anlamsız sataşmaları, haksız çıkışları ve bazen sinir bozucu derecede baskın gelen hantallığı ve umarsızlığıyla sevdi.

O gün mutfak camından yüzüne ışık vuran, hissiz bakışlarını üzerine devirmiş adamla,

Bir kaç mevsim öncesinde yatağında aynı ilk ışıklarla huzur içinde uyuyan adam aynı kişi olamazdı.

Aynı kişi olduklarını kabullenmesi çok uzun sürdü.


Ve bir kez daha düşündü, insanların ne kadar da değişebildiklerini

Ve aslında hiç değişemediklerini.

Onu tanıdığı ilk gün aklında ne varsa,

Şuanda da tam da bunu düşünüyordu.

Hisler başlıyor, çoğalıyor, yoktan var oldukları gibi aynı yokluğa geri dönebiliyordu.


Aradan geçen zaman onu da hissizleştirmişti.

Başlarına açtıkları işleri düşününce mutlaka yanlışlarım var diye düşündü.
Fakat kendi yanlışlarını kabul etmesi, başkalarını suçlamaktan kat kat zordu, biliyordu.
"Neden sadece sıradan bir insan olamıyorum" diye iç geçirdi ve sonra bu küstahlığından nefret etti.

Şimdi aynı soluk lila rengi perdeleri olan odada otururken, artık onun ne kadar da güzel olduğunu önemsemiyordu. Dönüp yatağına göz attığında, bir kaç gündür toparlamadığı için çirkin ve karmaşık şekilde birikmiş eşyalarını gördü.


Güzel olmaktan inanılmaz derece uzak ve can sıkıcı bir manzara.

Perdelerinden nefret ediyordu.
Hatta bu evden de, hatta mutfakta çalan duygusal müzikten de.

Boş bakışları yapacağı işlerin üzerinde gezinirken dışarda uzakta bir yerden korkutucu bir ses yankılandı. Kalbi sonunda çatladı zannetti. Ne kadar da boş ve anlamsız dertleri vardı.


Ve o, ne kadar da güzeldi.



İlk sabah.

Üzerinden ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu.
Yazmaya başladığı anda bir dakika önce içini kemiren, bağıran, durmadan söylenen, suçlayan ve kesinlikle kötü niyetli ses ortadan kayboluyor, kendini yaptığı her şeyin tek suçlusuymuş gibi hissetmesine sebep oluyordu.
Oysa ki yalnız değildi. Her kelimesinde, içinden taşıp gelen o niyeti bozuk dürtülerin parmağı vardı. 
Dünyaya anlam veremiyordu. Geçmişe baktığında o kadar çok şey değişmişti ki, ne kadar zaman geçtiğini anlaması gerçekten de imkansızlaşmıştı.
Çok değişmişti.
Ve insanlar gerçekten de hiç değişmiyordu.

Çoğu zaman sadece kendimizi ikna etmek adına davranışlarımızı bir süreliğine modifiye ettiğimizi, olmadıklarımız gibi “davranmayı” yüzleşmekten daha kolay bulduğumuzu biliyordu. İnsanoğlu güvenmediği tek canlı.
Elinde bir kaç fotoğraf vardı ve çok uzun zamandır içten içe, onları tam da gözüne sokacak ve canını acıtacak şekilde odasının her köşesinden görünen, özellikle de günün ilk ışıklarının vurduğu iki eli genişliğindeki çıkıntıya asmak istiyordu. 
Pijamasının kolları omuzlarından sarka sarka ve zar zor ayağına geçirdiği topuğu aşınmış çorapları yerleri silerek odasından çıktı. Gözlerinin şişkinliğini salonda oturan ve şuanda tahammül edemeyeceği kadar yüksek sesle konuşan bir kaç tanıdık yüze göstermemek adına hızlı adımlarla mutfağa girdi. Kahve makinasından gelen fokurdama muhteşem zamanlamasını onayladığından yüzünde ufak bir gülümseme belirdi. 
Dün geceye dair aklında kalanları derlemeye karar verdi kahvesinden aldığı ilk yudumla beraber ve yine bu ilk yudum ona kahveyi hiç sevmediğini ve güne kahvesiz başlayamayan insanları hiç de anlamadığını hatırlattı.
Kendini onun yerine koyuyordu.
Aynı mutfakta, hatırlamadığı bir süre önce, camın ışığı güzel esmer yüzünün sevdiği hatlarını ısıtırken, kahvesinden bir yudum aldığı ve dönüp o hissiz bakan kopkoyu gözleriyle, hiç konuşmadan bir çok şey anlattığı o sabahı hatırladı. 
Çok güzeldi.
Erkekler için kullanıldığında kulağına hala biraz tuhaf geliyordu ama, güzeldi.
Düşündükçe, kendi hikayesinin kesinlikle bir ayrılık hikayesi olmadığına karar verdi. Ya da asıl konu bu olmamalıydı. Yine de o sevgi dolu sarılışlar, sahilde bitmek bilmeyen koşuşturmalar, gülüşler, aklından çıkmıyordu işte.
İnsanlar değişiyordu.
Ve insanlar gerçekten de hiç değişmiyordu.