22 Ocak 2017 Pazar

Kadife.

Geri dönmeyeceğini geç de olsa anladı.

Ya da bu kez anladığına kendini ikna etmek istiyordu.


Düşündü.


Soğuk bir sabah olduğunu hatırlıyordu ve her zamanki gibi ortada olmayan bir çok derde içlenmiş, elinde bir kupa hiçbir işe yaramayan bitki çayıyla camın önünde duran rahatsız sandalyeden dışarıyı gözlüyordu.


Cam açıktı, odanın soluk lila renkli perdesi bir içeriye bir dışarıya çekiliyor, odanın havasını canlandırıyordu.


Perdenin hareketi mi, içeriye süzülen güneş ışıkları mı, yoksa onun uykusundan süzülen sıcaklık mı dikkatini çekti emin değildi ama birden gözleri gökyüzü desenli çarşafların arasında sağ yanağı yastığa iyice bastırılmış halde derin derin uyuyan gence takıldı.


Yüzünü incelemeye başladı.


Yüzünü hep incelediğini hatırlıyordu.


Gözleri suratının diğer hatlarına göre oldukça yuvarlaktı, özellikle ışık geldiğinde yanıyormuşçasına kısar ve ardından da hapşurmamak için kendini zorlarken farklı bir çekiciliği olmayan ama yüzüne yakışan geniş hatlı burnunu ovuştururdu.


Uzun, sımsıkı ve simsiyah kirpikleri vardı.


Uzun kirpiklerinden nefret ediyordu, sanki her göreni bu sıcacık gözlere bakmaya yönlendiricek gibi bir kaygısı vardı.


Burnunun biraz altından başlayan derin kavis, ucu hafif bir şekilde kalkık dudaklarına kadar kayıyor, suratına tuhaf ve kusursuz bir akış katıyordu. Alt dudağı üst dudağına göre biraz daha şişkindi ve mutlaka yara bere içinde olurdu. Herhalde en özensiz davrandığı kısmı sinirlendiğinde ya da paniklediğinde kopardığı, yaraladığı dudaklarıydı. Yine de güzellerdi.


Çenesi belki de suratının en sert kısmıydı, yine de bazı kadınlardan bile daha kibar ve yine yüzünün akışına uygun bir şekli vardı. Alnı çok geniş değildi ve çok da uzun olmayan siyah saçlarından bir kaç tel mutlaka buraya düşerdi. Ne kadar çabalarsa çabalasın, bazen neredeyse boynunu kıracak gibi tuhaf sert hareketlerle savursa da, saçlarından bir kaç tel illa ki alnının tam ortasına düşüyordu.


Tenini anlatacak fazla sıfat bilmiyordu. Bunu bir kaç kez düşünmüştü.


Kadife denilebilirdi, evet en uygun kelime bu olmalıydı. Ve defalarca kendine hatırlattığı gibi esmerdi. Eskiden bunun pek de ilgi çekici bir özellik olmadığını düşünürdü. Hatta sıradan bile diyebilirdi. Fakat onu tanıdığından beri, tenin aldığı bu kavruk renk ona güzelliği, samimiyeti, sıcaklığı ve gerçekliği çağrıştırıyordu.


Onu ilk ne zaman ilgi çekici bulmuştu anımsayamadı.


Ancak bildiği bir gerçek varsa, o da, yıllarca aşkı, sevgiyi güzelliği bir çok kelimeyle övmesine, arzulamasına ve beklemesine rağmen, onu her gördüğünde kalp atışları hızlanmaya ve yanaklarına kan hücum etmeye başlayınca tüm bu önceden düşünülmüşlüklerin toz bulutu gibi yok olduğu, hareketlerinin anlamsızlaştığı ve kendi olmaktan çıktığıydı.


Ve belki de bu yüzden çok sessiz geçen son görüşmelerinden sonra kendini ilk kez çok uzun zamandır "kendisi" gibi hissetti.


Ve bu gerçekten çok sıkıcıydı.


Onu baharda tanıdı.

Ve diğer baharda aşık olduklarını sandılar.
Kışın nasıl üşüdüğünü gördü
Ve tekrar baharda güneşte nasıl sürekli hapşurduğunu.
Onla deniz kenarında upuzun bir yaz geçirdi
Ve tekrar baharda yağmurdan ne kadar nefret ettiğini öğrendi.
Kışın  en karlı gününde, bir kafede mahsur kaldıklarında, güzel dudaklarından, bu yaşına kadar daha önce duyduğu ve okuduğu tüm güzel sözleri anlamsızlaştıran cümleler işitti.
Ve tekrar baharda, kollarında güneşin ilk sıcaklıklarını kucaklarken hayatta tam da bu andan daha mutlu olamayacağını düşündü, sonra bir hapşuruk her şeyi bozdu.

Normal olanın güzelliğini seviyordu.

Ve takip eden bir çok mevsim daha onu tüm bu normalliği, sıradan kaygıları, anlamsız sataşmaları, haksız çıkışları ve bazen sinir bozucu derecede baskın gelen hantallığı ve umarsızlığıyla sevdi.

O gün mutfak camından yüzüne ışık vuran, hissiz bakışlarını üzerine devirmiş adamla,

Bir kaç mevsim öncesinde yatağında aynı ilk ışıklarla huzur içinde uyuyan adam aynı kişi olamazdı.

Aynı kişi olduklarını kabullenmesi çok uzun sürdü.


Ve bir kez daha düşündü, insanların ne kadar da değişebildiklerini

Ve aslında hiç değişemediklerini.

Onu tanıdığı ilk gün aklında ne varsa,

Şuanda da tam da bunu düşünüyordu.

Hisler başlıyor, çoğalıyor, yoktan var oldukları gibi aynı yokluğa geri dönebiliyordu.


Aradan geçen zaman onu da hissizleştirmişti.

Başlarına açtıkları işleri düşününce mutlaka yanlışlarım var diye düşündü.
Fakat kendi yanlışlarını kabul etmesi, başkalarını suçlamaktan kat kat zordu, biliyordu.
"Neden sadece sıradan bir insan olamıyorum" diye iç geçirdi ve sonra bu küstahlığından nefret etti.

Şimdi aynı soluk lila rengi perdeleri olan odada otururken, artık onun ne kadar da güzel olduğunu önemsemiyordu. Dönüp yatağına göz attığında, bir kaç gündür toparlamadığı için çirkin ve karmaşık şekilde birikmiş eşyalarını gördü.


Güzel olmaktan inanılmaz derece uzak ve can sıkıcı bir manzara.

Perdelerinden nefret ediyordu.
Hatta bu evden de, hatta mutfakta çalan duygusal müzikten de.

Boş bakışları yapacağı işlerin üzerinde gezinirken dışarda uzakta bir yerden korkutucu bir ses yankılandı. Kalbi sonunda çatladı zannetti. Ne kadar da boş ve anlamsız dertleri vardı.


Ve o, ne kadar da güzeldi.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder