Hangi şehirde olduğunun çok önemi olmadığını düşünüyordu.
Bir süre önce şehirlerle ve hatta ülkelerle arasındaki aidiyet duygusundan vaz geçmişti. Dünyaya ait olma hissi daha çekici geliyordu.
Ama yine de belirtmek gerekirse odasının camından bakıldığında, duyduğu çığlıkların sahibi martıları az kalsın görecek bir mesafedeydi. Yakın olmaktan çok uzak olmayı seviyordu. Bazı duygular hasretle beklenmedikçe, nadirleştirilmedikçe anlamlarını yitiriyordu.
Kendisi hakkında söylenilen her eleştiriye kulak kabartsa bu karanlık iç sıkan fikirlerin altında ezilebilirdi. Başkaları gibi düşünmüyor olmak bir zamanlar "özgün" ya da "özenilen" bir davranış değil miydi? O günler çok geride kalmış olmalıydı.
Dünyaya anlam veremedikçe, ona ait olma iç güdüsünden de uzaklaşıyordu.
Ceplerinde her zaman buruşturduğu birkaç parça kağıt bulunurdu ve bu birkaç parça kağıdın üzerinde hep birbirine benzeyen notlar vardı. Ara sıra unutursam diye içini bir telaş sarıyor, acilen elini üzerine anlamsızca büyük gelmiş - ya da içerisinde dura dura oldukça küçüldüğü - paltosunun ceplerine daldırıp buruşturulmuş notlardan birini çıkarıp açıyor, yüzünü birden büyük bir parlaklık ve huzur kaplıyordu.
Saçlarını örmesini severdi. Övgülerin çoğaldıkça önemlerini yitirdiklerini düşünürdü.
Tam da bu yüzden o her güzel bir söz söylemek için ağzını açtığında elini sevdiği pembe dudaklara götürüp onu sustururdu.
O ise her daim cebinde tuttuğu not defterinden bir sayfa koparıp söylettirmediklerini not eder ve sessizce komik bulduğu kocaman paltosunun ceplerine atıverirdi.
Sonra bu notların amacı ve konusu değişti.
Kiminde o soluk lila renkte perdeli evin adresi, kiminde aynı evin krokisi, kiminde peşpeşe defalarca yazılmış isimler ya da bir takım anlamsız çizimler mevcuttu. Bir kısmını henüz kendisi bile görmemişti.
Kestaneyi çok severdi, elleri soğuktan buz kestiğinde hemen küçük bir kese kağıdı dolusu kestane aldı, avcunda yemeden bir süre tutup ısınmaya çalıştı.
Kestane rengi saçları olan bir kız arkadaşı vardı, beraber çok güzel anılar biriktirmişlerdi. O kızı çok özlüyordu.
Sokaklar darala genişleye, verdiği soluk giderek belirginleşirken, bir meydana vardı. Meydan yapayalnızdı. Oysa geldiği yerde meydanlar insanlarla dolup taşardı. Keşke nereden geldiğini hatırlayabilseydi.
Tek tek geçen insanların yüzlerini inceledi ve her birinde ona benzeyen bir parça buldu.
Berelerinde, belirgin çenelerinde, sık kirpiklerinde, omuzlarının genişliğinde hatta sağ omzu hafifçe aşağıda olan biri bile gördü.
Yeşil el örgüsü beresini çıkartıp annesine çeken kıvırcık saçlarını özgürlüklerine bıraktı. Meydanın ortasındaki heykelin yanına gitti, birikmiş suya elini hafifçe daldırdı ve temizliğine çok da güvenmediği bu suyla şakaklarını biraz serinletti. Hemen heykelin önünde bulunan metal çubuklara oturup beklemeye koyuldu.
Cebindeki notlardan en sıcak olanını çıkarttı. Tüm yol elinde tuttuğu bu olmalıydı. Açıp bir kere daha okudu. Sonra kafasını kaldırıp meydanı saran restoranların en yakınındakinde bulunan saati okumaya çalıştı. Ayakkabısının sürtüne sürtüne kestiği ayak bilekleri nerdeyse gözlerinden yaş gelmesine sebep olacaktı ki, aynı restoranın sağında bulunan sokaktan boğazına defalarca doladığı atkısı ve alnına dökülmüş saçları yüzünden yalnızca siyah gözleri görünen genç çıkıverdi.
Koşmamak için kendini zor tutuyordu.
Ya da ayak bileklerinin acısı içinde tutamadığı neşeli ruhtan baskın geliyordu.
Yerinde durmaya ve soğuktan huzursuz olmuş bir şekilde omuzlarını kulaklarına yaklaştırmış gencin yürüyüşünü, ona doğru gelişini seyretmeye karar verdi.
Yaklaştıkça büyüyordu, yaklaştıkça yüzündeki hatlar gevşiyordu.
Yaklaştı ay gibi, içine doğdu.
Genç tüm bu betimlemelerden uzak, kızarmış burnuna doğru sıcak bir soluk vererek kızın tam önüne gelince durdu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder